21 Şubat 2017 Salı

Şairin Cenazesi

Belki denk geleceğiz, ahmak ıslatanlarda
Belki soluk bir beniz, sakin çatı katında.
Sarı kısa saçların, dövmeli bileklerin…
İşte hayat buluyor, revolverin ucunda.

Sinirlenme sakin ol, durmak gerek burada,
Gözlerin kırışıyor, elbise siyahında,
Siyah beyaz şeritli, kıskançlık krizlerin
Nikotin savuruyor, o lacivert koltukta.

İncecik parmakların, bedeninde bir imza,
Bal rengi gözlerinin, kısık aralığında.
Elbisen yas tutuyor, sigaran merasimin,
Sanki seni müjdeler, o tanrı kitabında…;

Tam arkanda bir gölge, şairin meczup sesi,
Bak karşında duruyor, kan çanağı gözleri,
Bir sokak eyleminde, tam o çatı katından,
Bir keskin nişancının  çok hayta bir mermisi.

Bugünü yaz deftere, kıyamet alameti.
Tamda çatı katında, ölü şair sesleri.
Zaten şu aşk dediğin, ibaret bir tabuttan.
Bal rengi gözlerin ki; şairin cenazesi…

10 Aralık 2016 Cumartesi

İnsanız İşte

İnsanı düşün be azizim.
Neler uğruna nelerden vazgeçiyor,
                  vazgeçtikleri uğruna kim bilir

                  neleri kaçırıyor.
Düşünsene azizim belki de, hayatının geri kalanını adayacağı o kişi
bir caddenin en kalabalık yerinde öylece gidiyor yanından...
geçip gider,
ve insan ya işte,
                   habersizce öylece, çekip gider...
İnsanı düşün bu gece.
Bin bir badireye göğüs gerip adına ekmek kavgası dedikleri
                   şu hayat sahnesindeki son selamını bekleyen oyuncuyu düşün.
Omuzlarından kerpetenle sökülmüş apoletlerin 
                    her bir tanesine ömrünü adamış bir subay gibi dokuyor
                    hayat kilimini 
bir mekik gibi
bir ileri bir geri.

Titrek parmakların arasında ki nikotin ağacının tükenişi gibi kayıyor
hayat dediğin izmarit, parmaklarının arasından...

İnsanı düşün işte azizim. Kaptırmış gönlünü birine.
Gönül bu işte dememiş mesela.
Ömrünü adamış yahut canını koymuş ortağa örneğin bir savaş meydanında...
Onunla uyumuş,
onunla uyanmış
Onunla yudumlamış ilk yudumunu tavşan kanı bir çayın
onunla çekmiş ciğerlerinin en çıkmaz sokaklarına nikotin
onunla yazmış
onunla yanmış
onunla yakmış...

İnsanız işte def et,
insanız işte sabret,
insanız işte cebret.
İnsanız ulan azizim insanız;
affet...

2 Aralık 2016 Cuma

Saat 14.30.

Öğlen molası bitmiş ülkem insanı ama plazalarda,
ama sinema salonlarında, ama kot işleme atölyelerinde
yahut da bankalarda o çok önemli fakat az değerli
hayatlarını yaşamaya devam ediyor. 
Kiminin telefonu kredi aldığı banka tarafından
havan ateşine tutulurken,
kimileri sevişmeyi düşlüyor
o bankada görevli bir hatun ile.
Kimi bilmem ne otelinin şatafatlı restoranında
sömürürken Afrikalı çocukların 1 yıllık tüketimini,
kimileri ise aza kanaat getiriyor,
çok ağlamaklı bir peygamber hikâyesi ile kandırılarak.
Kimi her sene adı değiştirilen bir sınav için
dershane çıkışı bindiği otobüste yaşıyorken – şey pardon öldürülüyorken-
bir canlı bomba ile koyun koyuna,
aslında koynunda olduğu tek şeyin ölüm olduğu bilmeden…
Kimileri özgürlük türküleri söylüyorlar
bir stadyumun bilmem kaç bin kişilik tribününde,
ayaklarında “konvers”,
ceplerinde “ayfon”,
pos bıyıkları sararmış “malbora” dumanında
ve böyle hayâsızca sloganlarla dinliyorlar
yoruma çok kapalı bir grubun şarkılarını;
“kahrolsun emperyalizm” …
Onlar bu şarkılar eşliğinde çıldırıyor,
ama emperyalizm kahrolmuyor.

Kendisi iyi çocuk olup çevresi kötü olan memleketimin
Mili Eğitim mağduru insanları!
Susun, susun ve dinleyin…
Allah belasını versin, 
hem Sümer kırıntısı Anadolu hikâyelerinin

Hem de emperyalizmin…

30 Kasım 2016 Çarşamba

Dev Smokin

Yazmak ve de anlatmak vagonundan trenin
Susmak ve de atlatmak raylarında kaderin
Zift kokuyor gözlerin ciğerlerin soluyor
Bak intihar ediyor dev gibi bir smokin

Keskin Nişancı

Çok iyi nişancıdır depresyondaki katil
Bir otel odasının açık penceresinde
Şu ahmak kalabalık bir sürüye muadil
Karanlık bir zulada maktulün gözlerinde.

Bir maskara kürsüde cübbesi kan içinde
Eşitlikten dem vurup tükürükler saçıyor
Babası çok zenginmiş utanmıyor ki birde
Kızına sulanırmış katli vacip olmuyor.

Yalanlar istemiş halk, kral ise çok çıplak.
Kalabalık alkış da bir seçim salonunda
Konuşması gereken çocuk ise koşarak
Kıtayı terk ediyor bir saray balkonunda

Çok afilli bir hayta edebiyatta aslan.
Mübalağa ediyor Vals kokan bir salonda
Sigaraya zam verip tütün ekiyor başkan
Bir Arap kadının eteğinin ardında

Şimdi haykır geceye şarjör sesi inlesin
Et artık isyanını devlet baba duymuyor
Nasılda yakışıklı çok nişancı bir keskin
Üç kitabın üçü de şu faile kalıyor. 

Bugün tüm zamanların faili ulu Tanrı
Teknoloji yoluyla ulaşmalı ayetler
Şimdi ki sözcülerin hepsi adi, yalancı
İşte volta atıyor minareden nameler.

15 Kasım 2016 Salı

Doktor İsmail ve İhtiyar

Doktor İsmail’le konuştum bugün.
Doktor dedim tam hatırını soracakken
Dolar dedi elinde ki gazeteyi göstererek.
Yine fırlamış.
Fakat bütün köşe başları tutulmuş haytalar tarafından.
Torba tutulur olmuş en şahane metropol medyasından.
“İyidir gitmek” dedi sahildeki ihtiyar
Şarap ve nikotin karışımı bıyıklarının altından döküldü sözcükler
“Gitmek evlat” dedi.” Sonu ne kadar meçhul olursa olsun
Bilmesen de nereye varacağını gitmek bazen en iyisidir”
Yollar var son kahvenin bardakta ki kirinde.
Yollar, yollar görüyorum zeytin yeşili gözlerinde.
Biraz deniz kokusu yakıyor ciğerlerimi
Ah be Doktor İsmail. Yaktın bütün geleceğimi.
Bir sen yaktın, bir de sahildeki ihtiyar
Ay tutulmasının ruhuma çizdiği tuvali.

Memnun musunuz ulan yırtık tuvalin kan damlalarından
Küflü bir hayatın ömrüme çizdiği aşk şarkısından.
İyi ki bir âşık olalım dedik bir çift yeşil göze
Milyon tane bela dert saçıldı ömrümüze.

Şimdi Doktor İsmail’i dinliyorum gözlerim çok kapalı.
Kıskanma İstanbul, kıskanma orhancığım veli.
İsmail Doktor ikinizden de daha delikanlı...

14 Kasım 2016 Pazartesi

Pisa'nın Eğik Başı

Eğmişti başını orta çağın en kasvetli yerinde Pisa,
Ama yıkılmadı ayakta hani, tek kaşlı bir Mahsun şarkısında.
Kırmızı pelerinin dikişlerine saklamış aşkını süper kahramanımız

Öldü çok siyah beyaz bir sinema salonunda.
Burada Baba; Müslüm, orada Cohenlerin Leonard.
Haykırdım sonunda kravat düğümlü suratlara.
Sağım solum önüm arkam mezarlıkmış be Usta.


Sağ solu karıştırma dedi Ustam,
Kaldırdı kafasını, baktı yüzüme,
Aşkı da boş ver dedi, politikayı da.
Çay demledim taze, 
Yak bir sigara ve,
Doldur bardağı dedi.

-Büyüksün be Usta…

Dahi anlamında ki –de bile ayrı yazılırken
Biz neyin kafasını yaşıyoruz be sevgilim.
Oğuz Atay’ı da fazla meşhur ettiler yeniden.
Modern açıklaması ile “esinlenmiş” Sururi Ermete’ den.
Belli ki çalmış o romanı ama tutmamış be hafız.
Parlamente yine zam geldi, bomonti hala küflü.

Göğüs kafesinin orta yerin de canlı bomba duruyor
Suriye’ymiş etnik kökeni, o halde U.S.A olmalı pimi
Fakat cami çıkışında sesleniyor: “Ene Ümmi”
 
Şu parlament yine zamlandı ama neden?
Ne istiyor ulan şu Gürcü bizden. 
Zam Allah zam, geçti yine içimizden.
Boş ver şimdi bunları, kalk giyin de gidelim. 
Bizi bekler Karacaahmet.
Cemevinin hemen yanındaki kapıdan girip 
     ortak bir fotoğraf karesinde buluşuruz önce, 
     sağ ellerimiz havada.
Sonra bayır aşağı koşturarak kız kulesine kavuşmak gerek.
Sakın kuleye karşı fotoğraf çekineyim deme, 
Çünkü hala çok klişe…

Neler saçmalıyorum yine be sevgili.
Sadece bir rüyadan ibaretsin biliyorum.
Sabah kahvaltısında karşımda oturan hayalinle ettiğim 
      muhabbetler sayılmazsa şizofren de sayılmam hani.

Hayır, biz “elbet bir gün buluşacağız” lakin
Dahi anlamındaki –de’ye yetmiyor şeklim…